Geçtiğimiz günlerde Gümüşlük’te ailemle tatildeydim. Uzun zaman sonra benim üç silahşörümle, müdavimi olduğumuz sokaklarda yeniden uzun uzun vakit geçirdik.
Kayıpları, fırtınaları, sessizliği, sakin duruşu, hüzünleri, kısa sevinçleri, hayattaki manevi kazançları; onu, bunu, şunu konuştuk kısacası…
Hayatın içinden ne geçtiyse biraz masaya bıraktık.
Desenli kabak lambalarının deliklerinden süzülen ışığın altında, ayın denize vuran yansımasına bakarken sohbet sahil kenarında uzadı da uzadı. En son cümlemi nasıl bitirdim tam hatırlamıyorum. Ama hemen ardından duyduğum bir cümleyle tüylerimin ürperdiğini çok iyi hatırlıyorum.
Sevgili ablam, o son cümlenin yansımasını küçücük bir sözle özetledi. Pek hoşuma gitti. O an karşısında durdum; çarpıldım, yinelemesini istedim ve hemen not aldım:
“Sakin duruşuna neden bakıyorsun, içinde fırtınalar koparken.”
Müthişti o an. Çok etkilendim.
Belki de sakinlik sandığımız şey, fırtınanın yokluğu değildir. İnsan bazen içinde koskoca bir dünya yıkılırken dışarıdan yalnızca susar. Bazen anlatacak çok şeyi olduğu için konuşmaz. Bazen de artık her fırtınayı dışarıya göstermek zorunda olmadığını öğrenmiştir.
Çünkü sakin kalmak, fırtınanın geçmesini beklemek değildir.
Fırtınanın içinde kendine bir yer açabilmektir. İnsan zamanla fırtınalarını susturmuyor.
Onlarla aynı bedende, değişken bilinçle yaşamayı öğreniyor.
Bu yüzden onun sakinliğine aldanma.
Belki de gördüğün şey huzur değil,
kaosuyla yaşamayı öğrenmiş birinin zarafetidir.

