Yeryüzünün Batıni Kaydı denilen şey; ışık ile gölgeyi karşı karşıya koymaz, aynı kökten doğan iki hal olarak tutar. Bu, yeryüzünün içerden yükselen kaydıdır.
Bir ağacın gövdesindeki halkalar gibi, zaman katman katman içimize işlenir. Toprak, üzerinde yürüyen her adımı yalnızca bastırılmış bir iz olarak değil, titreşen bir hatıra olarak saklar. Biz unuttuğumuzu sansak da, yer kabuğu unutmaz.
Doğa konuşmaz denir, oysa her şey çoktan söylenmiştir; biz dinlemeyi bıraktığımız için sessizlik sanırız.
Bir ağacın gövdesine yaslandığında bunu duyabilirsin. Kabuğun pürüzlü yüzeyi yalnızca dış dünyaya karşı bir koruma değil, içeride dolaşan görünmez bir zamanın zarıdır. Dallar göğe doğru uzanırken kökler aynı kararlılıkla karanlığa ilerler. Ağaç, iki yönlü bir varlıktır: Biri ışığa doğru yazılan açık metin, diğeri toprağın içinde saklanan batıni dipnotlar.
Kökler, yeryüzünün hafızasıyla en derin temastır. Birbirlerine dokunur, dolanır, yeraltında görünmeyen ağlar kurarlar. Bu ağ, yalnızca su ve mineral taşımaz; stres, bolluk, tehlike ve denge bilgisi de taşır. Ormanın bir köşesinde yaşanan bir değişim, köklerin karanlık dilinde diğerlerine fısıldanır. Böylece toprak altı, görünmeyen bir bilinç katmanı gibi çalışır.
“Düşlere de benzer bu kayıt.
Köklere benzer..
Bilincin aydınlık yüzeyinde değil, derinde, kontrolün azaldığı yerde filizlenirler. Mantıkla değil, yakınlıkla bağ kurarlar. Bir görüntü başka bir zamana, bir his başka bir bedene değebilir. Düş, bireysel bir hikaye değil; varoluşun yeraltı ağına kısa süreli bir iniştir.”
Ağaçlar düş görmez sanırız, ama belki de onların düşleri mevsimlerdir. Yaprak dökmek bir kayıp değil, içe çekilme halidir. Çıplak kalan dallar, görünürde eksilme yaşarken köklerde yoğunlaşan bir yaşam sürer. Bu geri çekiliş, yeryüzünün ritmiyle uyumlanmış bir bilgeliktir: Her büyüme biraz da yeraltına doğru olur.
Ve sonra çiçek açma gelir. Çiçek, bitkinin en görünür anı gibi dursa da, aslında uzun bir yeraltı çalışmasının yüzeye vurmuş hâlidir. Köklerin taşıdığı mineraller, gövdenin sabrı, yaprakların ışıkla kurduğu sessiz alışveriş bir noktada yoğunlaşır ve renk olur, koku olur, davet olur. Çiçek açmak, yalnızca çoğalmanın değil, hatırlamanın da biçimidir. Bitki, toprağın derin bilgisini kısa süreliğine gökyüzüne gösterir.
Bir çiçek, yeryüzünün batıni kaydından kopup gelmiş küçük bir açıklık gibidir. İçinde mevsimlerin hafızası, böceklerle kurulacak ilişkilerin ihtimali ve henüz gerçekleşmemiş meyvenin taslağı saklıdır. O narinlik, zayıflık değil; yoğunlaşmış bir bilgidir. Çünkü en derin kayıt bazen en ince yüzeyde belirir.
“Ve belki de bu betimleme insana da aittir.”
Köklerin yeraltında kurduğu görünmez ağ neyse, damarlarımız da beden içinde odur. Yalnızca kan değil; ritim, ısı, duygu ve hafıza taşırlar. Sinir sistemimiz kökler gibi dallanır, bir noktadaki titreşim başka bir yerde yankı bulur. Orman nasıl tek bir ağaçtan ibaret değilse, bilinç de tek bir merkezden ibaret değildir. Beynimiz, tıpkı köklerin ve mantar ağlarının kurduğu yeraltı iletişimi gibi, ilişkilerle çalışan canlı bir ormandır.
Bu yüzden insan ayrı bir varlık değil, yön değiştirmiş bir doğa biçimidir. Kökler toprakta neyse, damarlar bedende odur. Orman ekosistemi dış dünyada neyse, bilinç de onun içsel karşılığıdır. Yeryüzünün batıni kaydı yalnızca ayaklarımızın altında değil; tenimizin altında da sürmektedir.
Yeryüzünün batıni kaydı, işte bu görünmeyen yönlerde saklıdır. Dalların göğe yazdığı şekiller kadar, köklerin karanlıkta kurduğu ilişkilerde… Uyanıkken fark etmediğimiz ama düşlerimizde içinden geçtiğimiz peyzajlarda..Bir yaprağın damarlarında dolaşan suyun sabrında..Ve kısa bir süreliğine açıp dünyaya bakan bir çiçeğin sessiz cesaretinde.
“Biz toprağın üzerinde yürüdüğümüzü sanırız. Oysa belki de sürekli köklerin, düşlerin ve bitkisel hafızanın içinden geçiyoruzdur. Ve her adımımız, yalnızca yüzeyde değil, derinde de bir yankı bırakıyordur.”