Bilinçaltı sana zarar veren şey de bile haklı çıkmak ister;
Ama içeride bir yerde çığlık atan diğer sen’in görevi tam da burada başlar: bu sahte haklılıkları ifşa etmek.
Çünkü ifşa anında,
maske erir, perde yanar ve geriye yalnızca çıplak yara kalır.
Haklılığın ardındaki kırılgan öz müdür bu?
Bu kırılgan öz, varoluşun temeli midir?
Öyleyse varoluş, sürekli bir gerilim midir?
Yaşam ile yokluk, arzu ile korku, kendini sürdürme isteği ile çözülme ihtimali arasında bir denge midir?
Bana kalırsa bilinçaltı, bu gerilimi taşıyabilmek için kendine bir fanus kurar.
Acıya anlam, hataya gerekçe, düşüşe kader.
Her yara bir anlatıya, her çelişki bir savunmaya dönüşür.
Fakat fanus da bir hapistir.
İçindeki sen, haklılığın sıkışmışlığında nefessiz kalır; özün çırpınışı, kabuğu çatlatmak için yükselir ve yükselir.
O an anlaşılır ki, gerçek özgürlük, fanusu korumakta değil, onun parçalanışını göze almakta saklıdır.
Ben bir süredir bunun yolcusuyum..
İnanıyorum ki,
varoluş, ancak savunular çöktüğünde, hiçliğin serin rüzgarı içeri girdiğinde, kendini açığa vurur.
Ve sen, çıplak yarayı taşıyabildiğinde, haklı çıkma arzusu söner;
yerine yalnızca saf bir varlık kalır;
İsteyen, bekleyen, eşliğinde demlenen, ama hakikate en yakın haliyle.