İşte burada tehlikeli bir sınır başlar:

Gerçekleşeceğine inandığın şey, gerçekten olacak mı?

Bazen bir şeyin olacağına öyle kuvvetle inanırsın ki, bu inanç sana ilahi bir düzenin, bir adalet terazisinin doğal sonucu gibi görünür. Sanki evren, Tanrı, kader ya da her neye inanıyorsan, “hak ettiğini” sana verecektir. Çünkü sen çok sabrettin, çok bekledin, çok doğru kaldın ve istedin.  Ve bu yüzden bir yerde, bir şekilde karşılığının geleceğine inanmak istersin.

Ama bazen…

O beklenti bir kader değil, sadece kalbimizin adalet arayışıyla boyanmış bir yanılsaması olabilir.

Çünkü insan, tesadüfe katlanamaz; rastlantının değil, anlamın peşindedir. Ve çoğu zaman, adil bir sonuç beklentisini “kader” olarak adlandırır. Oysa bu, evrenin değil, bizim inançlarımızın bir izdüşümüdür. Gerçekten var olan kader mi, yoksa adaleti arzulayan kalbin kurduğu bir kurgudan mı ibaret, bunu asla tam olarak bilemeyiz.

Bazen de onca gerçekliğin ve mantığın içinde ilahi bir tılsım ister;

ve bir ses melek aracılığı ile seslenir;

“Korkma. Gözyaşlarını ben gördüm. Sen elinden geleni yaptın. Şimdi arkana yaslan ve sevildiğini bil. Çünkü bu dileğin arkası boş değil, destek var. Hem yeryüzünde, hem gökyüzünde.”